SON DAKİKA

Medya Sizsiniz Haber

Acı Günümüz…

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM’ın Babası Erdoğan Sağlam Hakkın Rahmetine Kavuşmuştur…

Acı Günümüz…
Bu haber 06 Ocak 2017 - 12:51 'de eklendi ve 2810 kez görüntülendi.

Medyasizsiniz HABER Sitemizin ve AHABER/UZAY TV Gibi bir çok platformda yazı ve yorumlar yapan Araştırmacı yazar Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM’ın babası Hakka Yürüdü…

15873432_10154828613942719_170674883930046879_n

MERHUMUN CENAZE NAMAZI YARIN (7 OCAK 2017 CUMARTESİ GÜNÜ) ÖĞLEN NAMAZINA MÜTAKİP ATAKÖY 5. KISIM CAMİİN DE KILINACAK VE MÜTEAKİBEN BÜYÜKÇEKMECE AİLE MEZARLIĞINA DEFN EDİLECEKTİR.

Başımız Sağılsun…

Merhum Erdoğan Sağlam Hakkın OĞLU Mehmet Hakan Sağlam Sosyal Medya Hesabın’da Şu satırlara yer verdi

BENİM BABAM DAĞ GİBİ BİR ADAMDI…
Babamın başı ucundayız… Sadece çaresizce bakıyoruz. İnsanoğlunun çaresizliği işte bu gibi anlarda daha fazla belirginleşiyor.
Babam, 2001 yılında bir gece yarısı evin merdivenlerinden düşüp beyin kanaması geçirmiş ve 3 ay yoğun bakımda kaldıktan sonra tekrardan hayata gözlerini açmıştı.
Dağ gibi babam, o günden sonra evden dışarı çıkamamaya başladı. Sonrasında Allah, ona yaşanacak bir ömür ihsan edip, bir 15 yıl daha bizlerle beraber yaşamayı nasip etti.
Ancak buraya kadarmış…
Bugün babasız kaldık….
Benim babam dağ gibi bir adamdı. Yıllarca demir dövmüş o güçlü elleriyle elimi kavrayıp sokakta beraberce yürüdüğümüzde hiçbir şeyden korkmazdım.
O, bize hep iyi örnek oldu. Bizleri hiç kimseye muhtaç etmediği gibi, ayaklarımız üzerinde dimdik durmayı da öğretti. Hiç kimseye zararı dokunmadı. Hacca gitti, namazını hiç aksatmadı, zekâtını son kuruşuna kadar verdi ve tam bir Müslüman olarak yaşadı.
Babam için “çalışmak” ibadet gibi bir şeydi. Hemen her işini büyük bir ciddiyetle ele alır, risklerini iyi hesap eder, yaptığı işin niteliği ne olursa olsun asla utanmaz; “ekmek parası için çalışmanın ayıbı olmaz oğlum” derdi.
Babam, Kurban bayramına aylar kala planlarını yapar ve “erkenden kurbanımızı alalım” diye beni hep tembihlerdi. Bizde, her bayramın mutlaka bir anısı vardır.
Yıl 1975… Henüz İstanbul’a taşınmamışız. Kilis’te yaşıyoruz. Küçük bir çocuğum. Hayvan pazarında girmediğimiz delik kalmaz, gözüne kestirdiği kurbanlıkların gözünü, dişini, kulağını iyice kontrol eder, “yaralı, hasta ve yüklü olanları almayacaksın, yoksa kurbanın kabul olmaz oğlum” derdi.
Bir ara evimizin bodrumunda koyun yetiştirdiğimizi de hatırlıyorum. Hatta hasta olduklarında, onlara Kilis gazozu içirdiğimizi de. Sonraları öğrendim gazozun içindeki etkin bir madde onlara iyi geliyormuş.
İstanbul’a geldiğimizin ilk yılıydı. Sene 1982. Kurban bayramı yaklaştığında babamı bir heyecan aldı. Kilis’te iken babamın amcası oğlu kasap olduğu için, kurban kesmeyi hiç dert etmezdik. Bayram namazı biter bitmez ilk olarak bizim kurbanlarımız kesilir, bir saat içinde parçalanır ve sonrasında kapı kapı etleri dağıtmaya başlardık. Dolaşmadığımız vurmadığımız kapı kalmaz, yorgunluktan helak olurduk. Babam hep; “Çocuklar, insanlar şu an sizin, kapılarını çalmanızı bekliyor, yıl boyu et yüzü görmeyen o kadar çok insan var ki” derdi.
Evet! Babam hep doğruyu söylerdi. 70’li yılların Türkiye’sinde inanın hiç bir şey yoktu. Mahalle bakkallarında toru topu 20-25 çeşit ürün satılırdı. Ülker’in “çubuk krakeri” yeni çıkmıştı. Bisküvi olarak da Eti’nin beyaz kremalı dökme bisküvisi, 18 kiloluk yağ tenekesinden yapılan cam kapaklı bir kutunun içinde satılırdı. Kağıttan yapılan külahların içine leblebi tozunu saran bakkallar, ürün çok satsın diye külahın içine promosyon niyetine Arap Bacı sakızı koyardı. Paket süt ve yoğurt daha icat edilmemişti. Köylerden gelen süt ve yoğurtlar bakkal dükkanlarında sabahları satışa sunulur, öğle olduğunda biterdi. Koca Kilis’te bir gün içinde 3-5 tane koyun ya kesilir ya kesilmezdi. Çünkü insanların ne et alacak gücü vardı ne de parası. İnsanlar kasaptan 100-200 gram et alır, onu da sırf yemeğe koku ve lezzet versin, çocuklarının nefsi körelsin diye alırlardı.
Evlerde asansör ve doğalgaz olmadığı gibi kombi de henüz icat edilmemişti. Akşamları komşu ziyaretleri yapılırdı. Mahallede sadece bizim evimizde siyah beyaz televizyon ve 553 numaralı manyetolu telefon vardı. Yazlık sinemada hafiften esen yaz rüzgârı eşliğinde film seyreder, çekirdek çitletir, filmin en acıklı sahnesinde topluca ağlar, kötü adamı yuhalardık. İlk ve ortaokulda, önlüğünde ve ayakkabısında yama bulunmayan tek bir arkadaşım yoktu. Gazyağı lambasında ders çalışır, odun sobası üzerinde kestane pişirir, Sana yağını ekmeğe sürüp şekere bandırarak yerdik.
Babamın her şeyi planlıydı. Dükkan anahtarlarını hep sağ cebine koyardı. Eğer sağ cebinde bulamazsa, asla sol cebine bakmaz “anahtarım kaybolmuş” derdi. “Baba belki diğer cebindedir bir bak” dediğimde; “ben anahtarı sağ cebime koyarım, sola koymam ki” der geçerdi. Arabasını park ederken nasıl çıkacağını düşünürdü.
Babam için en kutsal şey “ekmek” idi. “Herkes rızkını yer ve herkes çoluk çocuğunun rızkı için çalışır” derdi. Mesleğinden dolayı hiç kimseyi asla küçümsemez, ekmek parası için çalışan insanlara imrenerek bakardı.
Benim babam yürekli bir adamdı. Hem de ne yürek! Öyle Amerikan filmlerinde bize yutturulan “dandik” cesur yüreklerden değil, tunç gibi çelik gibi yüreği olan bir adamdı. Korku nedir bilmezdi. Çoluk çocuğunun rızkı için Suriye sınırındaki mayının içinden kaç defa geçmiştir Allah bilir.
Bundan yıllar önce, 2 Eylül 2006’da Kilis’e gittik. Mercidabık ovasında, şimdiki Elbeyli ilçesinde sınırın sıfır noktasındaki bir Türkmen köyünü ziyaret ettik. Beyin kanaması geçireli 5 yıl olmuştu. Doktorlar geçmişteki olayları hatırlamasının beyindeki hasarı telafi edeceğini söylüyordu. Mercidabık ovasında kıvrımlı köy yollarından geçip, gideceğimiz yere ulaştığımızda eliyle bir evi işaret etti. Kapının önünde iki kadın duruyordu. Birisi babamı tanıdı ve hemen yanımıza gelerek “hoşgeldin Doğan amca” diyerek elini öptü.
Babam, arkadaşını sordu. Hemen telefonla arayıp çağırdılar. 10 dakika sonra arkadaşı geldi ve neredeyse 30 yıldan beri birbirini görmeyen iki arkadaş birbirine sarıldı. Yanımda küçük oğlum Yiğithan’da vardı. Hayatımızın en lezzetli ve keyifli ayranını orada içtik. Sonra babam; “hayir ağacı (incir) nerede?” diye sordu. Yılların yorgunluğu yüzüne adeta kırış kırış nakşedilmiş olan arkadaşı, eliyle dikenli tellerin öte tarafını gösterdi. Babam “oraya gidelim” babında işaret edince iki arkadaş el ele tutuşup mayın tarlasının içinden yürüyüp, incir ağacının dibine gittiler ve orada birer sigara içtiler. O anı hiç unutamıyorum. Fotoğraf makinesi yanımdaydı ve ne mutlu ki o anı ölümsüzleştirdim.
Bir daha o köye gidemedik. Zaten babamın sağlık durumu da sonraki yıllarda hep geriledi. 2001 yılından 2016 yılına kadar geçen yıllar bizim için hep hüzünlü oldu. Dünyanın en vefakâr eşi olan “annem”, bu süre zarfında babama bir çocuk gibi baktı. Herşeyiyle ilgilendi. Yedirdi içirdi, giydirdi gezdirdi. Bizim, kendi çocuklarımızla ilgilenmediğimiz kadar onunla ilgilendi. Allah ondan da binlerce defa razı olsun.
Benim babam tam bir esnaftı. Hem de esnaf oğlu esnaftı. Dedem rahmetli sıcak demirciydi. Babam da sıcak demircilik yapardı. 1967 yılında demirciliği bırakıp züccaciye işine girdi. İstanbul Mercan’dan tabak çanak almaya geldiğimizi hatırlıyorum. Cumhuriyet caddesi üzerindeki dükkanımızda bunları satardık. Sonra döviz, altın ve gümüş işine girdi. Annemle beraber gece gündüz durmadan çalıştılar ve kimseye muhtaç olmadan bizleri büyüttüler.
Dedim ya babam, esnaf oğlu esnaftı. Aldığını verdiğini kuruşu kuruşuna yazar, kimsenin hakkını kimseye geçirmezdi. Ortaokula başladığımda bir gün benim elimden tutup, kuyumcu Salih ustanın yanına götürdü ve “eti senin kemiği benim” deyip oradan çıktı. Ben orada sanatı, ticareti, esnaflığı ve Doğan Sağlam’ın oğlu olmanın kıymetini öğrendim.
Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı olarak okumaya başladığımda, 3 yıl boyunca her Pazartesi sabahı okula beni kendisi götürdü. Evci yatılı olduğum için hafta sonlarını evde geçiriyordum.
Benim babam vefakârdı. Hiç bir iyiliği asla karşılıksız bırakmaz, işi bitti diye dostluklarını sonlandırmazdı. Bu özelliğini; “Her gittiğiniz yerde bir eviniz, bir kapınız olsun” şeklinde bize anlatırdı.
Benim babamın eli gibi gönlüde bol idi. Yedirmeyi içirmeyi sever, evimizden misafir asla eksik olmazdı. “Allah her insanı rızkıyla gönderir” ve “Allah deldiği boğazı aç bırakmaz!” cümlesini sıkça kullanırdı.
Bu laflar öyle “laf olsun torba dolsun” diye yazılan şeyler değil. Rahmetli Uğur amcamla beraber Gaziantep’te iş yaptıkları bir kuyumcunun evine gittiklerinde, ev sahibinin kendilerini yemeğe bir defa buyur ettiğini, karınları aç olduğu halde “karnımız tok” diyerek bu teklifi nezaketen geri çevirdiklerini, adamın israrcı olmaması yüzünden o evden aç bi aç ayrıldıklarını anlattı ve bana sıkı sıkıya şu tembihte bulundu; “Evine misafir olarak kim gelirse gelsin, “karnım tok” diye yemin etse dahi israrcı ol ve mutlaka sofrana oturtup yemek yedir”. Babamın misafirlerine karşı niçin ısrarcı olduğunu böylelikle öğrenmiş oldum.
Benim babam vicdan sahibi bir adamdı. Sultanhamam’dan Kapalıçarşı’ya doğru arabayla çıkarken, sırtında yük taşıyan hambalları gördüğü anda arabayı durdurtur, “onlar ekmek parasını sırtına yük vurarak kazanıyor, hambal gördüğün anda durup onlara yol vereceksin” derdi.
Benim babam, dürüst bir adamdı. Hem de dürüstlerin en dürüstü. Kapalıçarşı’da bizden ziynet altını alıp, paranın üstünü almayı unutan tanımadığımız bir müşterinin parasını, bir ay sonra o adamı bularak verdiğimizi hatırlıyorum.
Babam dağ gibi bir adamdı. Hem de ne dağ…
Ne Uludağ ne Erciyes ne Ağrı ne Süphan ne Everest…
Bu dağların hepsinden daha büyük, hepsinden daha cesametliydi.
“Nereden biliyorsun?” diye sormayın. Bunu benden daha iyi kimse bilemez.
Babamı yatakta öyle çaresiz ve bitkin görünce o dağların tümü üstüme yıkıldı.
Ezildim, çöktüm, yıkıldım, bittim…
Şey Sadi Şirazi, “Bostan ve Gülistan” isimli eserinde babasızlığı ne güzel anlatmış; “Babasız kalan çocuğun başına gölge sal, onu himayene al, yüzünün tozunu silip ayağındaki dikeni çıkar.
Neden bu kadar zavallı, düşünmedin mi? Kökü olmayan ağaç, hiç taze olur mu?
Boynu bükük bir yetim gördüğünde, karşısına geçip de çocuğunu öpüp okşama. Ağlayınca, kim çeker nazını yetimin? Yahut öfkelendiği zaman kim yatıştırır?
Dikkat et! Ağlamasın yetim; zira ağlamaya başlarsa, arş da titremeye başlar. Esirgeyerek sil gözyaşını, şefkatle al yüzünün tozunu. Baktın ki başında gölgesi yok, gölgende besle onu.
Vaktiyle babamın kucağına yaslandığım zaman benim de başımda taç vardı. Hele bedenime bir sinek konmaya görsün, kaç kişinin gönlü bundan perişan olurdu.
Ya şimdi? Düşmana esir düşecek olsam, dostlarımdan hiçbiri bana yar olmayacak. Bir ben bilirim yetim çocukların halini. Çünkü çocukluğumda ben de babamı kaybetmiş idim.”
Sakın kınamayın beni dostlar… Ben bugün yalnız ve yapayalnızım. Yüreğim, yerini dağ değil dağlar büyüklüğünde bir kora bırakmış.
İçim acıyor dostlar. Acımı tarif edemiyorum. “Nasıl bir acı?” diye sorarsanız, bilmiyorum “acı” işte.
Üzerinize kaynar su dökülse ya da bir mangal dolusu kömür! Onun acısı gibi bir şey işte.
Benim babam iyi bir insandı, hem de insanların en iyisi. Ramazan öncesinde Kilis’e mutlaka gider, önceden belirlediği ailelerin her türlü ihtiyacını listeler ve evlerine teker teker gönderirdi.
Babamın kendine göre kuralları vardı ve örf ve adetler konusunda oldukça titizdi. “Büyüklerin karşısında asla ayak ayak üstüne atılmayacağını”, “büyükler çay içerken küçüklerin ancak su içebileceğini”, “ancak evini geçindiren kişilerin sakal ve bıyık bırakabileceğini” tavır ve davranışlarıyla bize hissettirirdi.
Alın terinde, örsün üzerine vurulan sayısız çekiç darbesinin izi vardı, ama haramdan eser yoktu. Yüklendi mi dağları yerinden oynatırdı. Sadece diliyle değil, gözü ve parmaklarıyla da konuşur, konuşunca kendisini dinletirdi.
Benim babam, boş adam değildi. Boş olma ne mümkün, dünyalar kadar dolu bir adamdı.
Benim babam, ömrü hayatı boyunca alıp sattığı tonlarca altından daha has, daha halis, daha temiz bir adamdı. İşte öyle olduğu için bugün “bu kubbede hoş bir sada bıraktı”.
Benim babam, şükretmesini bilen bir adamdı. Ağzından “şükür” ve “sabır” kelimelerini asla eksik etmez, “Sabırla koruk helva olur oğlum” derdi. “Her şerde bir hayır vardır, herhangi bir olumsuzluk durumunda asla kahretme” diye beni hep uyarır ve “Allah şükretmesini bilmeyene, verecekse de vermez” derdi.
Benim babam, ne ortaokul, ne lise, ne de üniversite okumuştu. Ancak fakültelerde yıllar boyu dirsek çürütenlerden daha fazla iktisat bilirdi. “Süt içmek için inek beslemeye gerek yok. Sütün kilosu bakkalda 2 lira, lazım olursa git oradan al” sözüyle; ticaret hayatında boşa kürek çekmemenin, boş işlerle uğraşmamanın ve uzmanlaşmanın esaslarını özetlerdi.
Kapalıçarşı’da sarraflık yaptığımız dönemde, bir ara faizler yükselmeye başlamış halk altın satıp bankaya yatırmaya başlamıştı. İnsanlar adeta akın akın altın bozduruyordu. “Nereden çıkıyor bu kadar altın?” diye sorduğumda, hiç unutamadığım şu cümleyi sarf etti; “Oğlum, Türk halkının çürük yumurtasına bile devletin gücü yetmez!”
Benim babam, hayatta hiç bir şeyi kolayca elde edememişti. Bu konuda; “Hayatta en kolay şey yemek yemektir, onu da yutkunmadan yapamazsın” diyerek, hiçbir şeyin kolay elde edilemeyeceği hususunda beni uyarırdı.
Benim babam, çocuklarına bakınca gözlerinin içi ışıldar, “oğlum, kızım” diye seslenince babalığını dolu dolu hissettirirdi. Başarılarımızdan gurur duyar, bizleri başkalarına emsal gösterirdi. Aklını ve bedenini kullanmayan “aptallardan” ve “baba parası yiyenlerden” asla haz etmezdi. Hiç kimsenin arkasından konuşmazdı. Babamın sevmediği ve nefret ettiği tek bir insan grubu varsa o da; “gücü kuvveti yerinde olduğu halde çalışmayıp, baba parası yiyenlerdi”. Onun için Kapalıçarşı’nın Fesciler Kapısı üzerinde yazılı olan Hadis-i Şerif’i herkesin gözünün içine sokardı; “Allah, ticaret yapanı sever”.
Yunus Emre’nin; “Geçti ömrüm bir ah ile, içi dolu eyvah ile” sözünü kullanır ve hep; “Dünya gençten gence, aman çocuklarınızı iyi yetiştirin” diye bizlere tavsiyede bulunurdu. Ve şu cümleyi sıkça kullanırdı; “Cahil ile etme sohbet, çıkar kaza ya elinden ya dilinden.”
Bir gün bana, bir çocuğun babası üzerindeki haklarını anlattı. Ben; “Çocuğun babada ne hakkı olacak ki?” diye sorduğum da; “Oğlum, çocuğun babasında üç hakkı vardır. İlk olarak çocuğun annesini iyi yerden alacaksın, soylu soplu olacak, ileride anasından utanmayacak. İkinci olarak ismini güzel koyacaksın, isminden utanmayacak. Son olarak iyi bir eğitim almasını sağlayacaksın ki ayakları üzerinde durabilsin ve kimseye muhtaç olmasın.” dedi.
Şeyh Sadi Şirâzi’nin Bostan ve Gülistan isimli kitabından misaller verir, girişeceğimiz hemen her işte; “Kese yoldan gitme düz yoldan git, üstüne lazım olmadık işe karışma, düşünmeden taşınmadan bir iş yapma” diye tavsiyede bulunurdu.
140 karakterle konuşmayı bilmez, on düşünüp bir konuşur, lafı gediğine koymasını iyi bilirdi.
Babam, interneti görmedi, dijital çağın keyfini hiç süremedi. Hasta halinde bile işimizi, gücümüzü, halimizi, hatırımızı sorup durdu, dualarını bizlerden hiç eksik etmedi.
O, Demirci Abdi’nin oğlu olarak bu dünyaya geldi, parasızlıktan okuyamadı ancak çocuklarını okutmayı başarıp, bizleri iyi birer evlat olarak yetiştirdi.
Onunla yaşadıklarımızdan dolayı mutlu, yaşayamadıklarımızdan dolayı çok üzgünüm.
Şimdi şu yazdıklarıma bakıyorum da; babam, bizlere neler öğretmiş neler değil mi?
Allah kendisinden binlerce ama binlerce defa razı olsun…
Babam geride 4 evlat, 8 torun bırakarak bu dünyadan göçüp gitti.
O, bize tam anlamıyla babalığını yaptı, ancak biz ona evlatlığımızı yaptık mı?
İşte ondan pek emin değilim.
Mekanı Cennet olsun…

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT


YASAL UYARI!
Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı Yapınız.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER

webmaster forumesenyurt escortataköy escortbeylikdüzü escort